Feeling the Blanks

Gündelik hayata dair ayrıntılar, kısa hikayeler, denemeler.

Fotoğrafım
Ad: Oğuz Yılmaz
Konum: Turkey

18 Kasım 2009

2 kere 2

Bütün gizemleri yitip giderdi sende duyguların. Hep çok kolaydın. Kapak resminden katilini ele veren bir polisiye-gerilim tadın vardı. Kısaltmalardan kaçınır, uzunca betimlemelerle doldururdun sayfaları. Gereği varmış gibi.

Yüzünden okunurdu herşey, işte öfkeliydin şimdi; yine birşeylere bozulmuş küsmüşsün şimdi de; bu da aşk hallerin gözlerin parlıyor yine; çok geçmez üzerinden sönerdi gözlerinin feri bir daha yanmamaya yeminler edip. Ucu bucağı olmayan bir deniz gibi olurdun bazen, ama fırtınayı da ele verirdin günler öncesinden, en acemi balıkçılar bile yalnız bırakmışken seni, kendini döver dururdun hırçınlığında. Bir deniz olsan da gözlerinin feri - feneri kimseye kılavuz olmazdı.

Özel bir yanın yoktu , hep genel - geçer... Halinden tavrından okunan, aksini söylesen de bazen kendine meydan okumaya çalışıp, hep gerçek halindi. Talihsiz miydin biraz, yoksa düpedüz saf mı. Emin olamadıkları bir tek buydu belki. Kalan herşeyi senden, gözlerinden, yanaklarının alından almak için yakınlarında olmak yeterliydi.

Sırların azaldığında sınırların daralır, kaçıp giderdin.

Dönmeye karar verdiğinde kendini inandırmış olurdun herşeye rağmen ayakta kaldığına. Ayaktaydın yine, ama küçük bir biblonun kaderine yaklaşırdı sonun. Anlardın. Her yıkıldığında, sehpanın kıyısına biraz daha yakın dikilirdin ayaklarının üzerinde. Küçük bir uçurum vardı şimdi yanı başında. Sonuna inandığında geriye bir tek dua etmek kalırdı; birilerinin uyku sersemliğine gelip, gecenin ortasında paramparça olmaya.

10 Ağustos 2009

Kim-se

- Kimin kimsen...?
- Kimin ?
- Kim ?
- Sen...

06 Mayıs 2009

İçler Dışlar

Daha ilk yağmurunda kentin, yığılıp kalıyorum mekan bilmez kıyılarıma.
Bir adım ötesi hayat belki, benden muaf. Öyle yorgunum ki.
Yerli yersiz çıkarımlarımdan, asal bölünmelerimden, bir hiçe
çarpılıp yok olmaktan ya da toparlasam da biraz kendimi; yine kendime kalmaktan..
Bu yağmurda sadeleşsem biraz.


Bu kadar uzağa yakışan bir veda değildi. Farkındaydım; "gitmek" yeterli değildi. Kırıntıların izini sürüp sebepsiz sancılara dönmek kolaydı çünkü. İlk fırsatta, daha ilk yağmurda.

Bir sonraki yolculukta yüzlerce güvercin salmalı geçtiğin sokaklara. Kendini bulmak için,
önce adam akıllı kaybolmaktan korkmadan.




15 Şubat 2009

Huzursuz

Küçük bir yaratık ve çıkardığı kocaman sinir bozucu sesler. İki haftadır uyumak külfet oldu.
Küçük bir fare eve girmeye çalışıyor. Sanırım parkelerin altındaki boşluklar arasında kendisine yol açmış bir şekilde ve şimdi de ahşap kapı eşiğinden bir giriş aralamaya çalışıyor. Özellikle benim uyku saatlerime denk getiriyor bu hummalı çalışmasını. İlk birkaç seferinde uyanıp ışıkları yakmam, biraz ortalıkta gezinmem işe yaramış gibi görünmüştü. Sonra sadece uykumdan çalınan dakikalar oldu. Varlığımdan haberi olsa da erişemezliğinin farkında, umursamazca devam ediyordu. Bu kadar kararlı olsa da fare gitmeliydi artık.
O zamana kadar açmayı başardığı küçük delikten aşağı eczaneden aldığım zehirden attım bol kepçe. Etkisini 4-10 günde göstermeliydi sözde. Yok olmayacak, salonda uyumaya devam bir süre daha.
Ve mutsuzum bariz, bu durumdan bile mutsuz olmaktan da mutsuzum aslında. Dışarıda bir sürü var bunlardan, küçükücük ama sinir bozucu gürültüler çıkaran ve beni mutsuz edebilen bir sürü insan var. Hazırlıklı olmak gerekirdi belki. Ama hiç beceremedim bu gürültücü küçük yaratıklarla yaşamayı.
Sanırım gitmesi gereken benim...

22 Ekim 2008

Biraz Şeker ?

Tuhaf bir sessizlik kapladı birden neşeli salonu. İkisi de konuşmuyordu. Biri konuşacak olsa diğeri huzursuzca kıpırdanıyor olduğu yerde, karşısındakinin cesaretini kırıyordu. Belki savunma amaçlı sadece ya da öylesine kendiliğinden bir gerginlik oyunuydu. Su ısıtıcısının sesi abartılı bir gürültüyle yankılandı mutfakta. "tık" gibi bir sesti suyun kaynadığını haber veren. Şimdi en azından biri çekip çıkarabilecekti kendini bu kasvetten bir süreliğine..

"Ne yaptım ben Allah kahretsin, tutamadım çenemi, susmalıydım"...

İki fincan indir raftan, ikişer çay kaşığı kahve koy, kaynar suda çözülmesini izle bir an, karıştır. Bunları yapmalıydım işte sadece, susmalıydım.

Tepside iki fincan kahve, bir şekerlik ve bolca pişmanlıkla geri döndü paylaşılan sessizliğe, bir an önce nasıl olursa olsun bitmesi dileğiyle...

Elindeki tepsiyi sehpanın üzerine bıraktı, oturdu. Diğeri, bu kısa arayı konuşma gereği duyacak kadar yeterli görmüş olmalıydı, konuştu;

- Bak sadece dinlemeni istiyorum, tamam, sadece dinle beni. Bu bir yarışma değildi, o yüzden öncelikle şunu bil ki kimse birşey kaybetmedi. Az önce söylediğin şey, önce yanlış mı duydum diye düşündüğüm, sonraki sessizliğin beni ikna ettiği...Söylediğin şey. Yani hayır, ben seni böyle sevmedim hiçbir zaman. Ve biliyorum ki aslında sen de beni böyle sevmedin. Hayır dinle sadece.. Yine oyun oynuyorsun kendine, kendini değersiz görmek eğilimindesin, ki böyle olduğunu asla böyle düşünmedim. Ama sen bir yere varmayacağını bildiğin noktasız bir cümle kurdun az önce. Şimdi anlıyorum,
kendine anlattın bunu tanıştığımızdan bu yana, ikna olmadın, aslında az önce de ikna olmamıştın, söyledin, çünkü kaybetmek istedin, değerinden feragat ettin kendince... Sus lütfen.. Bak bu değil sevmek, sevdiğini kendinden üstün tutmak tamam, ama bu kendini değersizleştirerek olmamalı. Birden kendinden çok onun için üzüldüğünü, endişelendiğini ya da sevindiğini fark edersin, bir bakarsın bir süre sonra BİR olmuşsun aslında. Herşeyi bilirsin, en sevdiği, sevmediği, alerjileri, ufak takıntıları..Off özür dilerim, çok konuştum, kendini kötü hissetme yani, sen de anlayacaksın aslında beni sevmediğini er ya da geç..

Hayır işte, böyle değil, seviyorum seni..., iç sesleri ile dinlediği bu konuşmanın ardından yüzünde beliren bir tebessüm kendisini bile şaşırtmıştı. Gülümsedi;

- Sahi, sen kahveni şekerli mi içerdin ?

04 Ekim 2008

Uyak

Kime anlatacak olsam şu halimi,
Hani vazgeçer gibiyim sevmekten, aşktan ve bunun gibi,
Hep şu söylendi, - "Aşk, tam da vazgeçtiğin anda bulacak seni",
Yani bulmak için "seni", önce "senden" vaz mı geçmeli,
Peki daha ne kadar sürer insanın umudunu hazmetmesi,

Neyse işte, zaten hayat bazen kendinden kafiyeli...

16 Eylül 2008

Dört Nala

- Aşk, aşk, aşk... Ne çok konuştun ya. Gerçekten yaşamadan nasıl bu kadar konuşabiliyorsun pes doğrusu.
- Eee.. At binmediysek bokuna da basmadık değil.
- Basmak mı.. Sen o bokun içine batmışsın, haberin yok...

12 Eylül 2008

Menemen

Alelacele çıkardım ayakkabıları, gereksiz bir telaşla mutfağa yöneldim. Elimdeki ceketi kapının koluna teslim ettim. Dünden kalan birkaç parça bardağı yıkadıktan sonra, su ekledim ısıtıcıya. Yemek hazırlığı müziksiz olmazdı, salona dönüp önce bunu çıkardım aradan bende.

3 domates, 3 biber ve 3 yumurta... Aşağı yukarı herşey hazırdı işte. Domatesleri sıcak suya bıraktım hemen soyulsun diye. Biberleri de julyen doğradım, julyenin ne demek olduğu daha geçen gün öğrenmiştim. Ne yaptığımın gayet farkındaydım yani bu kez. Kısa süreli bir “aydınlanma” coşkusunu hak etmiştim galiba. Kabukları küsmüş işte domateslerin, kolayca ayırdım. Julyen doğranmış biberler – yeni öğrenilen bir kelimenin cümle içinde kullanılma çabası – ıslık çaldı pişince. Domatesler de biliyordu tabi ki benim kadar, kızgın yağ sırası onlardaydı. Birkaç damla sulu kırmızı gözyaşı döktüler galiba, daha fazla bakamadan tavaya döktüm hepsini.

Herkesin babası ile ilgili bir "erdem" cümlesi vardır muhakkak, benim en sık başvurduğum ise hep yumurta çırparken gelir aklıma. “Yumurtaları ne kadar çırparsan o kadar lezzetli olur” demişti bir keresinde babam. Haksız olma ihtimalini hiç zorlamadım baba. Her seferinde iyice çırptım yumurtaları.

Çırpılma sırasında iyice kafası karışan yumurtaların ise sırada neyin olduğunu anlayacak kadar şuuru kalmamıştı zaten, usulca yayıldılar domateslerin arasına. Tavadaki pastoral tablo belirgin hale geldikçe, bu menemen ziyafetinde bir eksiklik olduğunu hissetmeye başladım. Neydi. Neyse neydi işte. Menemen soğuk yenmezdi zaten. Beklemeye de değmezdi.

Çiçek çocuklardan biri sesleniyordu salondan;

"...Kızgınlığa gerek yok,
Kimseyi suçlamaya gerek yok,
Kanıtlayacak bir şey yok,
Her şey hala aynı, olduğu gibi işte.. Gitmeliyim sadece..."

Yani, bir tava menemen
beni ben yaptı yeniden...

18 Mayıs 2008

Porselen

Bir yanım zücaciye yarşıyorum hep. Hep en olmadık zamanlarda şangır şungur sesler yükseliyor derinden, bir benim duyduğum. Al işte bu sene en iyi iş yapan servis tabaklarının sesi, bu da yeni gelen allı güllü kupalar. Giderek tekilleşiyor vitrinlerim. Zamanla bozuldu hepsi, şimdi altıya bölüp adet fiyatına satıyorum tüm takımları. Olsun diyorum her seferinde yerdeki kırıkları toplarken sen de kırılma diye, olsun sıkma canını. Ben alıştım artık.

Bir zücaciyenin makus talihidir fil’lere olan tutkusu..

08 Mayıs 2008

Kent

Ne kadar çok şehir görürsen o kadar ikna oluyorsun aslında hepsinin birbirine benzediğine. Şehir meydanları aynı hep, çevresindeki kalabalığa ya da yalnızlığa aldırış etmiyor. Hep o saat kulesi ya da heykel, ha tabi bir de mutlaka gösterişli ama zevksiz kocaman bir havuz, yazları gamsız çocuk küveti... Küçük ama sevimli olduğu iddiasında olanlarda bir, küçük ve sevimli olduğu zamanları köşe bucak serilmiş cafelerde siyah beyaz fotoğraflarda yaşayanlarda birkaç büyük cadde olur. Sokakları, çıkmazları, sayfiye yerleri, ortası çiçek sepeti kavşakları. Döner durur kendi etrafında her kent.

Şimdilerde gelişimin en büyük işaretlerinden sayılan alış-veriş merkezleri ise genelde şehir merkezine biraz küskün gibidir. Kalbinin bütün odalarını zamanında irili ufaklı esnafa kaptırmış olan şehir bir yandan da uzaktaki sevgilisi ile platonik bir aşk yaşar. Genç ve taze bir sevgili. Ve uzak. Kavuşma anı, hafta sonları. Ayrılık kısa, dönüş kesin olsa da, daha bir arabesk çalar ara sokaklardaki esnaf teypleri bugünler.

Ve mesai kalabalıkları. Otobüs, metro, tramvay her neyse işte, bir yerlerde kendilerini hiç de istemedikleri bir zaman dilimine götürecek taşıtları bekleyen kalabalıklar. Kimi daha sabırsız, aceleci kimi hala uykuda. En basit ayrımı yürüyen merdivenlerin sol yanında görürsün, acele ile tırmananlar ya da arkasındakilere aldırış etmeyenlere aldırış etmeden son adıma kadar bekleyenler. Hepsi 9 – 18’e varırlar sonuçta.

Hotel-Motel-Otel her neyse işte onlar bile benzerdir her şehirde. Bir yanı yola bakar mutlaka. Misafir olduğunu bilirsin.

Şehirler aynı dersin kendi kendine, ne kadar gezersen o kadar aynı. Belki avunursun bir süre, değişemeyen sen değil şehirler diye.

28 Nisan 2008

Kasaba

Bitmiş ya da hiç başlamamış bir aşkın ardından, unutmaya biraz da acı dindirmeye deva tenha bir sahil kasabasına çıkar bir çok yazarın – yazmasa da “yaşar”ın – yolu. Kaçmak yeter, biraz kendinle baş başa kalsan geçer. Yalın ayak gezsen biraz kumsalda, akşama da rakı sofrası kursan balkonda... Bir şeyciğin kalmaz bir iki haftaya.

Hani az kalır inanırsın bu yalana. En kötü yalancı bile kendini kandırabilir böyle masallara. Kanarsın sen de bir an, yalan, çünkü o sahil kasabası hep tenha kalır, balkonu toz toprak, rakı bardakları boş. Hüzünler de eriyip gider aşk gibi yeni bir aşkta, yeni hüzünlerle.

"Kim bilir aklında hangi sevdalı". Bir sigara yakmalı şimdi, seninle aynı anda.

07 Şubat 2008

Sebeb-i YOK

İstanbul’daki ilk günlerimdi herhalde, hani tramvayda fotoğraf çektirmek ilginç gelmiş işte bir an.

Sigara kaçamaklarına çalıştığımız etüt odasındaymışız bir akşam, kalabalığız da.

Galata köprüsünde tabakhaneye bok yetiştiriyormuşuz (pozları aynı akşam alabilmek için fotoğraf makinesindeki tüm filmi alelacele harcamıştık hani) bu aceleye güzel bir kare sıkışmış her nasılsa.

Güneşli bir günmüş, amaçsızca çekilmiş bir poz işte. Tekrarlamamam gereken bir saç tıraşını görüyorum sadece.

İlk kez sarhoş olmuşum belki de o gece hayatımda. Gecenin bir vakti tramvay yolunda – o dönemler tramvaya tapınıyormuşuz galiba- kollarım iki yana açılmış

Aynı gece yine, yurt odasında bir arkadaşın gitarını çalar gibi yapmışım. Nasıl da iğreti durmuş elimde.

Galatadan bir poz yine. Üçümüz de uzaklara bakmışız sanatsal bir çekim için elimizden geldiği kadarıyla fotojenik olmaya çalışıp.

Malatya’dayım. İlk yeğenim kucağımda, hemen sonraki fotoğrafta da dizlerimin üzerinde kovalamışım küçücük avuçlarını yanlara açmış, her an düşecekmiş gibi koşan gözdemi.

Tatile benzer ilk etkinliği hayatımın, Muğla’da bir arkadaş ziyareti. Otostop yolculukları, beş paranın beşinin de biraya verildiği zamanlarmış. Ve metallica dinliyormuşum üzerimdeki t-shirte bakılırsa.

Rakı kadehlerini tokuşturmuşuz bir arkadaşla, çeken her kimse beni fotoğrafın sol köşesine yapıştırmış. Akrep yüzüğüm var parmağımda. Daha sonra o lanet iğnesi her tarafa takılıyor diye atmıştım bir kenara.

Güldüğüm fotoğraflarda tanıyamıyorum kendimi. Arka planda bir vapur..

Üniversitedeki ilk yılım, sakallarım bile çıkmamış daha. Bir top sakal denemesi belli belirsiz seçiliyor yine de.

Doğum günümü kutlamışız, ama ne alakaysa “gitane” diye bir rock bardayız. Dönüşte İstiklal caddesinin orta yerinde tuhaf pozlar vermişiz. Birkaç sarhoş sataşmış bu halimize.

Sarhoşken objektifi kendine çevirmemeli insan.

Lise arkadaşlarıyla, kötü servis ve berbat içeceklere rağmen nedense sürekli gittiğimiz cafedeyiz.

Ortaokul yıllarından bu da, saçlar ortadan ayrılmış. Evet, hatırladım, o sene hani ben şehir dışındaydım ve hiçbir şeyden haberim yoktu. Servise bindiğimde herkesin mavi çizgili gömlek giydiğini görmüştüm, meğer düz gömlekten vazgeçilmiş o sene. Bu yüzden okulun ilk günü olmalı diye düşünüyorum.

Galatanın son demleri artık, hava kararmaya başlamış. Son pozları manzaraya ayırmışız.

…………………

Bir sebep istiyor herkes, arıyorum.

İyi de tüm bunlarla ne ilgin var ki senin ?

Tek damlasının bile hakkını veremiyorum gözyaşlarımın.

05 Şubat 2008

Bil-mece

- Yani hakkında hiçbir şey bilmediğin birine aşık oldun ve bunları yaşıyorsun öyle mi, dedi alaycı tarafını gizlemeye gerek duymadan..
"Bildiklerinin, duyduklarının tekrarı bir ilişkiye çıkar.. Aşk bilmediklerindir zaten. Neden ? Nasıl ?.. en basit sorular yanıtsız kalır" dedim içimden,
- Evet. Tam olarak bu oldu galiba, dedim alaycı bir tebessüme aynı şekilde karşılık verirken.

Sigaraların alayı söndürüldü masada, kalktık.
Sigara hiç bu kadar zarar vermemişti bana.


27 Ocak 2008

Bir Yudum Daha

Kaçarmış gibi inilen bir sigara arasında bir arkadaşa rastladım. gülümseyerek yaklaştım yanına,
az önce makineden aldığı kahvenin bardaktan taşacak hale gelmiş köpüklerinden kurtulmaya çalışıyordu elindeki plastik çubukla.
- naber, nasıl gidiyor köpük savaşı
- ya sorma dedi, bazıları da seviyor bu makine kahvesindeki köpüğü işte.. ilk peçete köpüğe bulanmış olarak çöpü boylamıştı bile. ikinci peçetede bitirdi cümlesini
- ben katlanamıyorum oysa
- ee ne diye bu kadar uğraşıyorsun, bekle biraz köpük nasıl olsa karışır gider kahveye
- doğanın işleyişi böyle değil ama, var olan bir şey asla tümüyle yok olmaz, şekil değiştirir sadece.
- off sen sigara molalarını kendine eziyete çevirmek niyetindesin bence
- yok yok bu son, kendi kahvemi kendim getireceğim bundan sonra.

güldük, sigaraları söndürüp çıktık sonra.
tebessümle hatırlanacak bir andı belki sadece, yine seninle cebelleştiğim bir günümde aklıma gelmeseydi böyle de kalırdı. "var olan birşey asla tümüyle yok olmaz, şekil değiştirir sadece." zamana bıraktığım tüm yaralarım kanadı bunu düşününce.
kahvenin çoğunu içtim bile, zaman sadece değişen şeklini gösterecek köpüğün. pişmanlık değil hiçbir zaman ama hiçlik mi, öfke mi, sonun başlangıcı mı ya da tebessümlük bir anı belki. bekleyip görmek kaldı geriye. elimden başka birşey gelmiyor. terkedip gitmekle, seni arada bir de olsa görebilme ihtimali arasında sıkışıp kaldım. öylece...

14 Ocak 2008

İkinci Cümle (sondan bir önceki)

belki dedi bir arkadaş, belki ikinci cümleleri kurmamalısın. üzüyor bu seni. unutmak böyle olmaz. ikinci cümle; bir merhabanın ardından söylenecek ilk cümle. nasıl gidiyor, ne var ne yok gibi işte..zararsız geliyordu kulağa. anlamış gibi yaptım, tamam dedim.
portakal yakışıyor votkaya, anlamış gibi yapabilirsin her konuda.

taksici anlatıp duruyordu kalın çerçeveli gözlüklerinin ardından, şehir merkezinde açılan alış veriş merkezlerini ve trafiğe etkilerini. sussun istiyordum ama cevap vermekten de geri durmuyordum. evet diyordum ben de otomatik bir ses tonuyla, bir bit yeniği var bu işin içinde. camı sonuna kadar açmıştım. dışarısı neyseki hala taksicinin sesini bastıracak kadar kalabalık. "alış veriş merkezleri ve trafik", bir ilkokulda bile kompozisyon konusu olamayacak kadar sıradandı o an. rüzgardan. eğer sorarsa "abi ağlıyon mu sen" falan diye rüzgardan dicektim, hatta biraz gülümseyebilirdim bile.
portakal yakışıyor votkaya, gülüp geçebilirsin herşeye.

eve adım attıktan hemen sonra, ucuz bir gerilim serisinin ilk sahnesini oynarken buluyorum kendimi. 911 - belli belirsiz bir ses tonu ile "o döndü" diyebiliyorum sadece.

herkes anladı, bir sen anlamadın.
ne ikinci..ne kinci cümleler.
artık sus be adam !!

07 Ocak 2008

-Mış Gibi...

yapamazdım, o yazı hiç yazılmamış gibi yaşayamazdım.
ben yazmıştım çünkü.
ani bir karar olsa da kapı aralığından bir bakışına kanmış,
alelacele özensiz cümlelerle kavuşsa da "anla artık" faslına...
bendim o uçuk kaçık tuhaf kelimelerin faili, deftere yazılmış olsa dumanı tüterdi hala kalemin.
pişman olmadı tek bir harfim bile, neyse ney işte. şimdi evlat edindim noktasına virgülüne kadar herbirini, göğsüme bastırıyorum ara sıra sen gelince aklıma.

nerdeyse, ama bak dikkatli dinle bu defa nerdeyse diyorum, inanıyordum yazılmadığına.
başa dönmeye ramak kalmıştı. en başından beri böyleymiş, hiçbir şey yazılmamış konuşulmamış aslında. bir tek kendi sesimi duyuyorum seni düşündüğümde, senin mimiklerini okuyorum, aslında hiç yazılmamış olanları. bir tebessüm müydü o. evet evet güldün işte.

sevmemişim aslında. bilseydin keşke, ben ironileri çok severim. benim kadar ironi seven bir sevenim olsun isterdim. hayır derdim her seferinde, sen yanlış anladın beni. yoo derdi o da sen yanlış anladın asıl. yanlış anlaşılmalardan aşk doğar mıydı. aşk bu kadar sık tekrarlandığında anlamını yitirir miydi ya da diğer kelimeler gibi. hani sürekli günaydın günaydın demek gibi.
günaydın naydın aydın ...

-mış gibiler konusunda kendime bir sürpriz yapmayı planlamıştım aslında bugün. (artık plan yapmıyor olmayı da diledim şu an) seni gördüğümde aldırmaz bir tebessümle günaydın diyecektim. çok yaratıcı değildi zaten. sense görünmez-miş gibi oldun bütün gün. plansız bir hamle, bu daha iyiydi.

hep öyle kal, hoşçakal....

24 Aralık 2007

Aşk ve Grip

aşk ve grip fena halde benzer birbirine.
ikisi de;
aslında uzun zamandır seninledir, savunmasız olduğun anı kollar
gecelerini karartır, sabahları özlersin gözlerini kapamadan daha
karmakarışık rüyalara yol açar, gerçeğe bir adım daha yakın rüyalara.
birkaç derin nefese, bir damla lezzete hasret bırakır.

bir an gelir hiçbir şeyin yoktur, geçti işte dersin. ansızın yükselir ateşin.

sıradan ilaçlara aldırış etmez
sıcak bir tas çorba, alnına dokunan bir el iyi gelir ancak
yani ikisi de yalnızlığa lanet okur

ne mümkün, ikisi de ödürmez insanı
bir süre kırıklık hissedersin kalbinde, geçer.

aşk ve grip fena halde birbirine benzer

17 Aralık 2007

Piyano

Gerçekmiş gibi uyanılan bir rüyaya kanıp, kanatlanmak bir an. Birkaç kanat çırptıktan sonra havada asılı kalmak bir süre. Senelerdir aşktan bildiğin bu. Asılı kalmak.

Diğer herşeyi, herkesi bırakıp bir kenara kararlı adımlarla yürümek kendi yarattığın bir uçurum kenarına. Eskiden düşmek de güzeldi, düşerken rüzgarı hissetmek. Şimdi dokunmuyor dövüyor adete seni yere serene kadar.

Yığılıp kalıyorsun kayalıklara. Öldüğünü sanırken kanını görememek tuhaf şey. İnanmıyorsun sonuna yine. Kendini bıraktığın yükseklere bakıyorsun birden. Bu öldürmeliydi diyorsun içinden. Kayalara, uçuruma, aşka, kendine söve söve doğruluyorsun yavaşça. Bir hikayenin sonu daha kilometrelerce yokuşa tırmanıyor işte, bir anlık düşüsün ardından.
Bundan sonra uçurum kenarları yasak olsun bize.

Bir kenara çekilip adap erkân öğrenmeli belki.
Aşkı intihar teşebbüsünden ayrı tutmalı,
Dinlemeyi, çalmayı...
O piyanoyu hep duyacaksın, parmaklarını gezdirsen de sert zeminlerde gezdirmesen de..

11 Aralık 2007

Aşkın Grameri

Ne tuhaf
Muhtemelen aynı şeyleri yaşıyoruz ikimiz de
Farklı umarsız cümlelerin özneleri olmuşuz anlaşılan
Mısraları apayrı belki düşlediğimiz aşk şiirlerinin, zamirleri bambaşka
Oh olsun diyeceğim geliyor, kıyamıyorum bu dörtlüğe
Aşk olsun be, aşk olsun gözlerinde
Bir kafiye de ben eklerim mısralarına


Belki diyorum bilsen şimdi beni, bizi, sizi...
Daha iyi anlardın sonu gelmeyen şiirimi.

05 Aralık 2007

Haber Etsek O Yare, Gelse Bomonti'den...

İlk kez bu kadar korkuyorum belki yazmaktan, ilk kez kendimi senden, "sen" diye anılacak birilerinden ve kendimden korumaya çabalıyorum bu kadar. Nedensiz bir aceleyle birkaç bardak votkada boğuyorum bu korkuyu. Bir şiir takılıyor aklıma karşı kıyıya ulaşmadan batan kağıttan gemilerle ilgili. Sigaram, kendini kül tablasından koparınca ayılıyorum bu zehirli mısralardan. ben ne yaptığımı gayet iyi biliyorum aslında. Hatta birkaç sene evvel bir yol haritası bile hazırlamıştım;

Kağıttan gemi yapmanın bazı aşamaları vardır, önce heyecan verir, her bir kıvrımını özenle ölçer biçer katlarsın, yarattığın bir kağıt parçası da olsa keyif alırsın bundan.

Yüzdürmeye başlarsın küçük su birikintilerinde kocaman bir gemi edasıyla salınır. İnandırırsın sen de kendini. Uzun bir yolculuk başlangıcı bu. O kadar inanırsın ki bir an...

Yalan.

Sonraki zamanlara, artık o kağıttan geminin kalbini taşıyamadığı zamanlara, kabullenme evresi demiştik. Tüm ufak tefek tebessümler, kaçamak bakışlar, beklentiler, kıskançlıklar ağır gelir küçücük kağıt parçasına. Derinlere varamadan yitip gider bir avuç suda ufacık bir dalgaya boyun eğerek. Bu sefer son başlangıca daha yakındı, tek farkı bu.

Bir çocuk, neden sonunu bile bile, kullanılabilir her kağıt parçasını kağıttan gemiye çevirir ? Sor tabi, benim de aklıma ilk gelen soru bu zaten. Ya sahip olmadıklarını yitirmenin kabul edilebilirliğindendir bu, ya da gerçek bir oyuncağa ancak böyle sahip olabilmiştir.
yazık sana çocuk
Yazık.

22 Kasım 2007

Kronik Platonik

Kasımın ilk günleriydi. Ve duman kokuyordum biraz. Sen de öyleydin. Bu yüzden şimdilik bilmiyorum kokunu. Sen öyle sarı duman kokuyor olamazsın, sanırım ben de.

Kasımın ilk günleriydi. Doğum günüme az kalmıştı. İlk kez bu kadar istemiştim hatırlanmayı. Yalan değil o sigara bitmemişti daha, söndürüp kaçtım hatırlanmayınca.

Kasımın ilk günleriydi. Bulanık bir siluet görür gibiydim adını bilmediğim, maziden aşina. Aşk diyeceğim geliyor. Susturuyorum kendimi. Başladığım yere böyle hevesle döneceğim gelmezdi aklıma. Şikâyetçi değilim yine de…

Şimdi yeniden çocukça kalp kırıkları ve yersiz ümit kırıntıları biriktiriyorum.

Bu kez farklı olsun istiyorum, bir masalın sonunu dinlemeyeli ne çok oldu. Çirkin kurbağa uyanışlardan yoruldum artık.

Ne değişti ki oysa
Kasım hep zorlu
Gözyaşı hala tuzlu


11 Kasım 2007

Düş Sokağı

Nicedir birkaç veda cümlesi geveleyip duruyorum dilimde.
Korkaklık mı son şans mı daha iyisi zaten seneler evvel yapıldı diye mi... Bilmiyorum.
İnsanın kendi miladına dili dönmüyor işte.

Düşten uyandık, sokaklar bomboş...

22 Ekim 2007

Beşer

- siz kışı bekliyorsunuz galiba yazmak için, dedi
- yoo dedim kışı değil de bir kişi bekliyorum galiba

06 Eylül 2007

Sus.Pus

Suskunluk, kelimelerin ihaneti.

Dilim dönmüyor bir türlü şu neşeli kelimelere. Susuyorum.

Sıcak ve mavi aralar vermiştim oysa kendime, o kelimeleri hatırlamak yeniden konuşmak için. Ha deyince olmuyor ama. Bir kere yabancı olmuşsa sesin konuşsan da dinlemek ağır geliyor bu sefer. Hani gün ışığına dökülen ilk günaydın kadar karanlık ve belirsiz. Hani suya yazılan...

Güneşin batışına seviniyorum kimselere hissettirmeden. Ahını alıp dağların dibini boyluyor işte. Ve bitiyor yaz.


Sonbaharı özlemek çok mu abes? Elimde değil iştigal ediyorum galiba.

Mevsimlere yoruyorum bazen bu suskunluğu; yaz dedin mi sıcaktan bunalmalı, kış dedin mi titremeli insan. Neşeliyse gülebilmeli kendinden geçip, hüzünse de adam akıllı ağlatmalı işte.

Oysa ne ilki var şimdi baharın, ne de sonu. Ne gözyaşı ne bir tebessüm.


Mevsim normalleri bu kadar mı
uzak 30'lu iklimlere...

16 Temmuz 2007

Breathe Me