31 Aralık 2013

Bir süper kahraman dramı

Çocukken en sevdiğim süper kahraman gücüydü görünmezlik.
Görünmez birini kim alt edebilirdi ki ? Hem kostüm derdi falan da yok. 
Gerçek bir kahraman olamayacağıma göre, biraz kirli meselelerde de kullanılabilecek bir güçtü ayrıca. 

Artık bunlar aklımdan geçiyorken ne yapıyor isem, gecikmeli de olsa oldu. 
Görünmez oldum! Ki ilk platoniğime denk gelir.

Meğer olabilecek en dandik süper kahraman gücüymüş,
Öncelikle hiç de süper hissetmiyorsun, sonra görünmezlikle birlikte dilsizlik de geliyor. 
Görünmezlik değil de görmezden gelinmek gibi.
Aman aman, çocukken ne dilediğinize dikkat.


17 Eylül 2013

Önem-siz



Tek tek kapınıza dayanmak var bu ara aklımda. Bir daha gelemeyeceğimi söylemek için, son bir kez kapı aralığından.

Öncelikle kendimden bahsedeyim biraz. Adım çok uzun, hatırlaması falan da zor; öyle olmalı ki kimsede bir yeri olmadı şimdiye kadar. Geçen biriyle tanıştım, en sevdiğim isim demişti, sonra konuşmadık bir daha. Yani ne kadar sevdiğini anlamadım. Yine de istatistiksel olarak bir önem arz ettiğini düşünürüm, demografik anlamda en azından. Rahmetli dedem, "... olacağına ... olsun" demiş ismimle ilgili, bir hayvan adıyla tam kafiye arz ediyorum yani, ikinci üç noktadan da anlaşılacağı üzere. 
Önemsiz. 

Anneme göre bir koltuktan diğerine zıplaya zıplaya geçmiş çocukluğum, pek yaramazmışım. İlkokuldayken bayramlarda çalışkan çocuk kontenjanından çok şiir okumuş ama şiir yarışmasında dereceye giremeyince, kapağında panda resmi olan dolmakalemi başkasına kaptırmıştım. Matematik kursunda bir tek ben 5 almıştım, kurs öğretmeni açıkladığında "ben 5 beklemiyordum" demiştim; "zaten 4,5'tanmış". 

Önemsiz.

Biraz büyüdüm, çok saklandım sonra. İnsan saklandığı yeri söylememeli kimselere, sonra yine lazım oluyor çünkü. Risk almayı sevmedim pek, küçük riskler daha çok; hani biber acı mı değil mi bilmeden tadına bakardım işte. Korkaklık mı sizce? Ama kendimce kahramanlıklarım da vardı; misal bir dönem durduk yerde insanlara saldıran kazlarla mücadele etmiştim. Kıymeti bilinmedi, eski çevikliğimi de yitirince vazgeçtim. İnce olmaya çabaladım hep diğerlerine karşı (eski dostlara diğerleri diye hitap etmek bunlar arasında sayılmamalı yine de). Küçük incelikler işte, parmak uçlarımda yürüdüm, kapıyı olabildiğince sessiz kapattım uykunuz bölünmesin diye. 

Önemsiz.

Rakı sofrasında çakır keyif olan ilk kişi olarak devam ettim hayatıma sonra. En son söylenecekleri ilk söyledim, hiç söylenmeyecekleri de sıkıştırdım araya. Ya da hepten sustum sinirlerim bozulduysa. Hep açık oldum ama, -miş gibi içilir mi yahu dostlarla. Rakı feci çarpıyormuş beni ki, sonradan anladım, herkes -miş, -muş, -vs. 

Önemsiz.


Üşenmeyip, kendimi de adam yerine koyup bir gün otobiyografi yazarsam eğer, hakkınızı teslim etmek boynumun borcu olsun öyleyse:


Bölüm 1. Önemsiz...(tüm sevdiklerime)

Bölüm 2. sen de çok abartıyorsun bazen.. (Nazan'a)  
Böüm 3. takılmamak lazım böyle şeylere.. (Ahmet'e)
Bölüm 4. ee denk gelmemiştir canım...(Ayşe'ye)
Bölüm 5. aa inan hatırlamıyorum bile.. (İrem'e)
Bölüm 6. aman rahat ol biraz..(Özge'ye)
Bölüm 7. bu yüzden mi yani..(Caner'e)
Bölüm 8. inan aklımın ucundan bile geçmemişti.. (Hale'ye)
Bölüm 9. başkası olsa da fark etmezdi inan..(Tolga'ya)
Final. bu ne alınganlık.. (kendime)

Tek tek kapınıza dayanmak var bu ara aklımda. Bir daha gelemeyeceğimi söylemek için, son bir kez kapı aralığından.

07 Kasım 2011

33

Kaybolmaya gelmedin mi sen bu kadar yolu; uzaklarda yaşamak için 33'üncü doğum gününü. 

Sen çocukken de kaybolmaz mıydın hem? Hani annene kızdığında evin tozlu-saklı yerlerinde bir an önce bulunup teselli edilmeyi bekleyen...

Büyüdün mü sahiden, kaybolmayı becerebilmişken bulunamadığına da içlenen. Sen.. Sana diyorum 33. Hoş gelmedin pek.

21 Ekim 2011

Eve Dönüş

Birkaç lokma uğruna darma duman olmuş mutfak tezgahı toparlandı önce. Islak bir kağıt havlunun üzerine boca edilmiş yumurta kabukları, domatesin çürümüş, maydonozun sararmış yanı peynir kırıntıları ile birlikte çöpe atıldı. Çaya dair ne varsa; süzgeci, kaşığı, bardağı kaldırıldı mermer mutfak tezgahından. Artık tezgahta hakim renk haline geldiğinden çaydan arda kalan lekeler ise pek umursanmadı. Son olarak ufak çaplı bir cinayet mahalini andıran tablo silindi; kesme tahtası üzerindeki domates kırmızıları ve suç aleti bıçak. Bulaşık makinesinde unutulmuş temiz tabak çanak özenle kaldırılıp raflardaki ezber edilmiş yerlerine yerleştirildi. Tezgah üzerindeyken kalabalık ve salaş bir görüntüye yol açan kirliler, bulaşık makinesinde kayda değer bir manzara oluşturmuyor, bu durumda bir kenarda diğerlerini beklemek zorundalar.

Sıra geldi çamaşır makinesinden çıkarılıp sağa sola savrulmuş giysilere. Bu dağınıklığın mevsim dönüşüne denk gelmesi ise biraz da hüzün katıyor bu rutine. Kısa kolluları, uzun da olsa sık kullanılan mertebesine hiç erişememiş olanları ayrı bir yere kaldırıyorum. Her sene biraz buruk yaşanır bu ayrım, kışın gelişini kabullendiğim an. Kabinin girişinde asılı olan kravat askısı bir yanda, yere özensizce istiflenmiş ayakkabılar diğer yanda elim ayağıma dolaşıyor. Yine de aradığımda uygun bir kravat ve ayakkabı bulamamam biraz gizemli bir durum sanırım. 

Her şey olması gerektiği gibi işte. Yorucu bir yolculuğun ardından özenle kurgulanmış bu yoğunluğun sonunda bir sigarayı hak ettiğimi düşünüp kendimi koltuğa atıyorum. Daha birkaç gün öncesinden donanmış sofralarla, gülen yüzlerle dolu fotoğraflara dalıyorum sonra. Sigaranın yarısı bitmişken -diğer yarısı dururken değil-, bir fırça darbesi ile rötuşlanıp tamamlanmış bir "puzzle"ın eksik parçası gibi sıkışıp kalıyorum koltuk arasında, değeri kalmamış bir yoklukta. 

İyice tozlu aralarına dalmadan önce koltuktan kalkabilmişken, kendimi ikna ediyorum her şeyin yolunda ve olması gerektiği gibi olduğuna. Mutfak da, giysi kabini de.. ve geriye kalan her şey işte. Olması gerektiği gibi. Neredeyse eminim yarın sabah mutlu uyanacağıma.

26 Haziran 2011

Gate 217 - 1

Ofiste bir Cuma sabahı. Herkes haftasonu hayallerine dalmışken erkenden, ben eski rüyalarımdan birine dalıyorum yine. Son bir kaç saatm iş yerinde; seneler geçmiş kaçıncı “son saat”ler dolmuş meğer. Ve ben hep eve dönmüşüm sonunda. Evden-işe, işten-eve rutini bir günlüğüne işten-arşa olmuştu seninle. 


Cam tavanın içeri buyur ettiği kocaman ışık hüzmesi, yüzünü saklıyor önce benden. Tuhaf.. bir meçhulden alamıyorum gözlerimi. Güneşin kör eden aydınlığında dikilmiş -bana mı ?- bakınıyorsun. Hadi, sadece birkaç adım bana doğru. Kurtar beni şu gündüz körlüğünden. 

Derken anlamsız bir sohbetin içine çekiyor beni yanımdaki disiplin budalası. Evet, tabi, hı hı, haklısın. Anlamsız cümleler onaylandığında daha çabuk bitiyor neyseki. Dinlermiş gibi yaparken avuçlarım terliyor, ya gitmişsen diye zorlama hüzün sahneleri yaratıyorum. Neyseki derin bir senaryo kurgulamaya gerek kalmadan su serpiyorum kundakladığın ateşe. Ordasın işte. 

Bana doğru yürümeye başladığında ne yapacağımı şaşırıyorum. Hayatta ilk kez bir duası bu kadar hızlı kabul gören bir kulun afallaması işte; belki Musa da şaşırmıştı Kızıldeniz'i ortadan ikiye ayırdığında, ne dersin ? 

Gözlerinin içine içine bakarken, dakikalarca seni benden saklayan güneşe sövüyorum. Muhtemelen böyle bir günün ardından başlamıştı Gündüz Vassaf cehenneme övgülerine, "Geceye Övgü" ile. Bu zorlama aydınlanma anı hayatta duyduğum en güzel "Merhaba" ile son buluyor. Merhaba...

19 Eylül 2010

Katalog

Karşısındaki adamın kahkahasından taşan, muhtemelen sağ omzuna isabet edecek bir tükürük zerresini savuşturup önemsiz görünen bu zafer anının keyfini çıkarmaya başladı. Adamın da benzer bir hikayesi vardı, bu da çok komikti,  mutlaka dinlemeliydi.  Dinliyordu da, ama birden az önce anlattığı hikayeyi dün bir başkasına da anlattığı geldi aklına; tamamen aynı cümlelerle, aynı benzetmeleri birbirinin kopyası mimiklerle süsleyip. Kendini tekrarladığını hissetti, kısa aralıklarda.


Beklediği ilgiyi göremeyen adam hikayesini detaysız, kısa versiyonu ile bitirdikten sonra ayrıldı. O ise bir sigara daha içeceğini söyleyip geride kaldı.


Kendisini bile bezdiren tekrarlar... Geriye paylaşmaya değer pek bir şey bırakmıyorum diye düşündü ve bir kez daha eksilmiş hissetti kendini. Eski bir dostu geldi aklına, hani şu ikea kataloğu tadındaki. Herkes için bir ürünü vardı sanki, her sayfasında mutlu insanlar olurdu hayatının. Gerçek miydi peki bu neşeli yüzler, yoksa flaş patlayana kadar mıydı her şey. O renk cümbüşü, çeşitlilik... Gerçek miydi sahiden ? Buna imrendiğini söylemek de pek mümkün değildi zaten, ne zaman bir sayfasına aday olduğunu hissetse hemen surat asar, flaşın patlamasına bile izin vermeden çekip giderdi. Samimi bulmuyordu sanki bu kadarını, bir insanın bu kadar sevgi dolu olduğuna inanamıyordu. Gerçek olmamalı diye kestirip attı.


Ya kendisi ? Tekrar duvarlarına her çarptığında çocuk gibi utanıyor, kimse bilmese de, kendi farkındalığı yetiyordu hezimetine. Cepten yiyordu sürekli. Bir katalog tadında yaşamaktan kaçarken sonunda kocaman bir veresiye defteri ile baş başa kalacaktı belki de.


Yarısını ziyan ettiği sigarasını söndürdü, tam asansöre yöneliyordu ki komşu ofisten biri "hey nasılsın" diye seslendi. "İyiyim" dedi, "baksana komik bir hikaye dinlemek ister misin ?"..


24 Mayıs 2010

Qusaimodo'ya Şarkılar


Ardınızda şarkılar bırakıp geçip gidiyorsunuz boşluklarım arasından. 
Notalarla ağır ağır örüyorsunuz sonu, nezakatinizden ve sevimli hallerinizden zerre ödün vermeden. Sizin en başından bildiğiniz, aksine gözüm kapalı inandığım sonu.

Bana tercüme ettiğin nakaratı hariç, tek bir kelimesini bile anlamadığım şarkılara kabartıyorum yüreğimi günlerdir. Şarkılar ki,  sırf gözlerinin içinde dinledim diye, bir bardak su oluyor Quasimodo'nun ateşine. Ah zavallı Qusaimodo, yüreği kamburunda Quasimodo. Nasıl yaşanır ki böyle.

Canım...canım yanıyor diyorum. Canım diyorsun.

Ardınızda şarkılar bırakıp geçip gidiyorsunuz hayatımdan.
Bu sefer, bırak da ben gideyim. Lütfen..

09 Mayıs 2010

Bu havada da gidilir..


Dönüş, tren, hüzünlü şarkılar, yağmur. Modern de olsa tren hep tren, dönüş desen alışamadım gitti, hal böyleyken şarkılar da hüzünlü tabi, yağmur desen.. boşver. Bu kadarı yeterdi zaten. Bir de kokun. Eksik olsun, diyemiyorum. Lüzumsuzdu belki.

İner inmez bir sigara. Ağlamıyorum, yağmur yağıyor hala.

Nefes almaktan korktuğum bir dönüş yoluydu. Döndüm, soludum, soldum biraz. Apartmanın lanet sensörlü ışıkları, "yok" olduğumu hissettiriyor yine. Ancak kapıma geldiğimde fark ediliyorum. Çok geç. Kokun yine yakalıyor. Islak ayakkabılarımı savurup, hemen duşa atıyorum kendimi.

Gittin, bitti işte. Hayır ağladığım falan yok, yüzümü kurulamadım henüz.

Avuçlarıma sindiğini anlayana kadar yolunda gidiyor her şey. Pes ediyorum, ellerim yüzümde derin bir nefes alıyorum bu sefer, gerçek anlamıyla, yüzleşiyorum korkularımla.

Bitecek biliyorum, sabaha hiçbir şey kalmayacak.


Şükür diyorum beynin unutma yetisine.
şükür,amin dedikten sonra ellerimi yüzüme sürüy...lanet olsun !!!



18 Kasım 2009

2 kere 2

Bütün gizemleri yitip giderdi sende duyguların. Hep çok kolaydın. Kapak resminden katilini ele veren bir polisiye-gerilim tadın vardı. Kısaltmalardan kaçınır, uzunca betimlemelerle doldururdun sayfaları. Gereği varmış gibi.


Yüzünden okunurdu her şey, işte öfkeliydin şimdi; yine bir şeylere bozulmuş küsmüşsün şimdi de; bu da aşk hallerin gözlerin parlıyor yine; çok geçmez üzerinden sönerdi gözlerinin feri bir daha yanmamaya yeminler edip. Ucu bucağı olmayan bir deniz gibi olurdun bazen, ama fırtınayı da ele verirdin günler öncesinden, en acemi balıkçılar bile yalnız bırakmışken seni, kendini döver dururdun hırçınlığında. Bir deniz olsan da gözlerinin feri - feneri kimseye kılavuz olmazdı.

Özel bir yanın yoktu , hep genel - geçer... Halinden tavrından okunan, aksini söylesen de bazen kendine meydan okumaya çalışıp, hep gerçek halindi. Talihsiz miydin biraz, yoksa düpedüz saf mı. Emin olamadıkları bir tek buydu belki. Kalan her şeyi senden, gözlerinden, yanaklarının alından almak için yakınlarında olmak yeterliydi.

Sırların azaldığında sınırların daralır, kaçıp giderdin.


Dönmeye karar verdiğinde kendini inandırmış olurdun her şeye rağmen ayakta kaldığına. Ayaktaydın yine, ama küçük bir biblonun kaderine yaklaşırdı sonun. Anlardın. Her yıkıldığında, sehpanın kıyısına biraz daha yakın dikilirdin ayaklarının üzerinde. Küçük bir uçurum vardı şimdi yanı başında. Sonuna inandığında geriye bir tek dua etmek kalırdı; birilerinin uyku sersemliğine gelip, gecenin ortasında paramparça olmaya.

10 Ağustos 2009

Kim-se

- Kimin kimsen...?
- Kimin ?
- Kim ?
- Sen...

06 Mayıs 2009

İçler Dışlar

Daha ilk yağmurunda kentin, yığılıp kalıyorum mekan bilmez kıyılarıma.
Bir adım ötesi hayat belki, benden muaf. Öyle yorgunum ki.
Yerli yersiz çıkarımlarımdan, asal bölünmelerimden, bir hiçe
çarpılıp yok olmaktan ya da toparlasam da biraz kendimi; yine kendime kalmaktan..
Bu yağmurda sadeleşsem biraz.


Bu kadar uzağa yakışan bir veda değildi. Farkındaydım; "gitmek" yeterli değildi. Kırıntıların izini sürüp sebepsiz sancılara dönmek kolaydı çünkü. İlk fırsatta, daha ilk yağmurda.

Bir sonraki yolculukta yüzlerce güvercin salmalı geçtiğin sokaklara. Kendini bulmak için,
önce adam akıllı kaybolmaktan korkmadan.




15 Şubat 2009

Huzursuz

Küçük bir yaratık ve çıkardığı kocaman sinir bozucu sesler. İki haftadır uyumak külfet oldu.
Küçük bir fare eve girmeye çalışıyor. Sanırım parkelerin altındaki boşluklar arasında kendisine yol açmış bir şekilde ve şimdi de ahşap kapı eşiğinden bir giriş aralamaya çalışıyor. Özellikle benim uyku saatlerime denk getiriyor bu hummalı çalışmasını. İlk birkaç seferinde uyanıp ışıkları yakmam, biraz ortalıkta gezinmem işe yaramış gibi görünmüştü. Sonra sadece uykumdan çalınan dakikalar oldu. Varlığımdan haberi olsa da erişemezliğinin farkında, umursamazca devam ediyordu. Bu kadar kararlı olsa da fare gitmeliydi artık.
O zamana kadar açmayı başardığı küçük delikten aşağı eczaneden aldığım zehirden attım bol kepçe. Etkisini 4-10 günde göstermeliydi sözde. Yok olmayacak, salonda uyumaya devam bir süre daha.
Ve mutsuzum bariz, bu durumdan bile mutsuz olmaktan da mutsuzum aslında. Dışarıda bir sürü var bunlardan, küçükücük ama sinir bozucu gürültüler çıkaran ve beni mutsuz edebilen bir sürü insan var. Hazırlıklı olmak gerekirdi belki. Ama hiç beceremedim bu gürültücü küçük yaratıklarla yaşamayı.
Sanırım gitmesi gereken benim...

22 Ekim 2008

Biraz Şeker ?

Tuhaf bir sessizlik kapladı birden neşeli salonu. İkisi de konuşmuyordu. Biri konuşacak olsa diğeri huzursuzca kıpırdanıyor olduğu yerde, karşısındakinin cesaretini kırıyordu. Belki savunma amaçlı sadece ya da öylesine kendiliğinden bir gerginlik oyunuydu. Su ısıtıcısının sesi abartılı bir gürültüyle yankılandı mutfakta. "tık" gibi bir sesti suyun kaynadığını haber veren. Şimdi en azından biri çekip çıkarabilecekti kendini bu kasvetten bir süreliğine..

"Ne yaptım ben Allah kahretsin, tutamadım çenemi, susmalıydım"...

İki fincan indir raftan, ikişer çay kaşığı kahve koy, kaynar suda çözülmesini izle bir an, karıştır. Bunları yapmalıydım işte sadece, susmalıydım.

Tepside iki fincan kahve, bir şekerlik ve bolca pişmanlıkla geri döndü paylaşılan sessizliğe, bir an önce nasıl olursa olsun bitmesi dileğiyle...

Elindeki tepsiyi sehpanın üzerine bıraktı, oturdu. Diğeri, bu kısa arayı konuşma gereği duyacak kadar yeterli görmüş olmalıydı, konuştu;

- Bak sadece dinlemeni istiyorum, tamam, sadece dinle beni. Bu bir yarışma değildi, o yüzden öncelikle şunu bil ki kimse bir şey kaybetmedi. Az önce söylediğin şey, önce yanlış mı duydum diye düşündüğüm, sonraki sessizliğin beni ikna ettiği...Söylediğin şey. Yani hayır, ben seni böyle sevmedim hiçbir zaman. Ve biliyorum ki aslında sen de beni böyle sevmedin. Hayır dinle sadece.. Yine oyun oynuyorsun kendine, kendini değersiz görmek eğilimindesin, ki böyle olduğunu asla böyle düşünmedim. Ama sen bir yere varmayacağını bildiğin noktasız bir cümle kurdun az önce. Şimdi anlıyorum,
kendine anlattın bunu tanıştığımızdan bu yana, ikna olmadın, aslında az önce de ikna olmamıştın, söyledin, çünkü kaybetmek istedin, değerinden feragat ettin kendince... Sus lütfen.. Bak bu değil sevmek, sevdiğini kendinden üstün tutmak tamam, ama bu kendini değersizleştirerek olmamalı. Birden kendinden çok onun için üzüldüğünü, endişelendiğini ya da sevindiğini fark edersin, bir bakarsın bir süre sonra BİR olmuşsun aslında. Her şeyi bilirsin, en sevdiği, sevmediği, alerjileri, ufak takıntıları..Off özür dilerim, çok konuştum, kendini kötü hissetme yani, sen de anlayacaksın aslında beni sevmediğini er ya da geç..

Hayır işte, böyle değil, seviyorum seni..., iç sesleri ile dinlediği bu konuşmanın ardından yüzünde beliren bir tebessüm kendisini bile şaşırtmıştı. Gülümsedi;

- Sahi, sen kahveni şekerli mi içerdin ?

16 Eylül 2008

Dört Nala

- Aşk, aşk, aşk... Ne çok konuştun ya. Gerçekten yaşamadan nasıl bu kadar konuşabiliyorsun pes doğrusu.
- Eee.. At binmediysek bokuna da basmadık değil.
- Basmak mı.. Sen o bokun içine batmışsın, haberin yok...

12 Eylül 2008

Menemen

Alelacele çıkardım ayakkabıları, gereksiz bir telaşla mutfağa yöneldim. Elimdeki ceketi kapının koluna teslim ettim. Dünden kalan birkaç parça bardağı yıkadıktan sonra, su ekledim ısıtıcıya. Yemek hazırlığı müziksiz olmazdı, salona dönüp önce bunu çıkardım aradan bende.


3 domates, 3 biber ve 3 yumurta... Aşağı yukarı her şey hazırdı işte. Domatesleri sıcak suya bıraktım hemen soyulsun diye. Biberleri de julyen doğradım, julyenin ne demek olduğu daha geçen gün öğrenmiştim. Ne yaptığımın gayet farkındaydım yani bu kez. Kısa süreli bir “aydınlanma” coşkusunu hak etmiştim galiba. Kabukları küsmüş işte domateslerin, kolayca ayırdım. Julyen doğranmış biberler – yeni öğrenilen bir kelimenin cümle içinde kullanılma çabası – ıslık çaldı pişince. Domatesler de biliyordu tabi ki benim kadar, kızgın yağ sırası onlardaydı. Birkaç damla sulu kırmızı gözyaşı döktüler galiba, daha fazla bakamadan tavaya döktüm hepsini.


Herkesin babası ile ilgili bir "erdem" cümlesi vardır muhakkak, benim en sık başvurduğum ise hep yumurta çırparken gelir aklıma. “Yumurtaları ne kadar çırparsan o kadar lezzetli olur” demişti bir keresinde babam. Haksız olma ihtimalini hiç zorlamadım baba. Her seferinde iyice çırptım yumurtaları.


Çırpılma sırasında iyice kafası karışan yumurtaların ise sırada neyin olduğunu anlayacak kadar şuuru kalmamıştı zaten, usulca yayıldılar domateslerin arasına. Tavadaki pastoral tablo belirgin hale geldikçe, bu menemen ziyafetinde bir eksiklik olduğunu hissetmeye başladım. Neydi. Neyse neydi işte. Menemen soğuk yenmezdi zaten. Beklemeye de değmezdi.

Çiçek çocuklardan biri sesleniyordu salondan;

"...Kızgınlığa gerek yok,
Kimseyi suçlamaya gerek yok,
Kanıtlayacak bir şey yok,
Her şey hala aynı, olduğu gibi işte.. Gitmeliyim sadece..."

Yani, bir tava menemen
beni ben yaptı yeniden...

18 Mayıs 2008

Porselen

Bir yanım zücaciye yarşıyorum hep. Hep en olmadık zamanlarda şangır şungur sesler yükseliyor derinden, bir benim duyduğum. Al işte bu sene en iyi iş yapan servis tabaklarının sesi, bu da yeni gelen allı güllü kupalar. Giderek tekilleşiyor vitrinlerim. Zamanla bozuldu hepsi, şimdi altıya bölüp adet fiyatına satıyorum tüm takımları. Olsun diyorum her seferinde yerdeki kırıkları toplarken sen de kırılma diye, olsun sıkma canını. Ben alıştım artık.

Bir zücaciyenin makus talihidir fil’lere olan tutkusu..

08 Mayıs 2008

Kent

Ne kadar çok şehir görürsen o kadar ikna oluyorsun aslında hepsinin birbirine benzediğine. Şehir meydanları aynı hep, çevresindeki kalabalığa ya da yalnızlığa aldırış etmiyor. Hep o saat kulesi ya da heykel, ha tabi bir de mutlaka gösterişli ama zevksiz kocaman bir havuz, yazları gamsız çocuk küveti... Küçük ama sevimli olduğu iddiasında olanlarda bir, küçük ve sevimli olduğu zamanları köşe bucak serilmiş cafelerde siyah beyaz fotoğraflarda yaşayanlarda birkaç büyük cadde olur. Sokakları, çıkmazları, sayfiye yerleri, ortası çiçek sepeti kavşakları. Döner durur kendi etrafında her kent.

Şimdilerde gelişimin en büyük işaretlerinden sayılan alış-veriş merkezleri ise genelde şehir merkezine biraz küskün gibidir. Kalbinin bütün odalarını zamanında irili ufaklı esnafa kaptırmış olan şehir bir yandan da uzaktaki sevgilisi ile platonik bir aşk yaşar. Genç ve taze bir sevgili. Ve uzak. Kavuşma anı, hafta sonları. Ayrılık kısa, dönüş kesin olsa da, daha bir arabesk çalar ara sokaklardaki esnaf teypleri bugünler.

Ve mesai kalabalıkları. Otobüs, metro, tramvay her neyse işte, bir yerlerde kendilerini hiç de istemedikleri bir zaman dilimine götürecek taşıtları bekleyen kalabalıklar. Kimi daha sabırsız, aceleci kimi hala uykuda. En basit ayrımı yürüyen merdivenlerin sol yanında görürsün, acele ile tırmananlar ya da arkasındakilere aldırış etmeyenlere aldırış etmeden son adıma kadar bekleyenler. Hepsi 9 – 18’e varırlar sonuçta.

Hotel-Motel-Otel her neyse işte onlar bile benzerdir her şehirde. Bir yanı yola bakar mutlaka. Misafir olduğunu bilirsin.

Şehirler aynı dersin kendi kendine, ne kadar gezersen o kadar aynı. Belki avunursun bir süre, değişemeyen sen değil şehirler diye.

28 Nisan 2008

Kasaba

Bitmiş ya da hiç başlamamış bir aşkın ardından, unutmaya biraz da acı dindirmeye deva tenha bir sahil kasabasına çıkar bir çok yazarın – yazmasa da “yaşar”ın – yolu. Kaçmak yeter, biraz kendinle baş başa kalsan geçer. Yalın ayak gezsen biraz kumsalda, akşama da rakı sofrası kursan balkonda... Bir şeyciğin kalmaz bir iki haftaya.

Hani az kalır inanırsın bu yalana. En kötü yalancı bile kendini kandırabilir böyle masallara. Kanarsın sen de bir an, yalan, çünkü o sahil kasabası hep tenha kalır, balkonu toz toprak, rakı bardakları boş. Hüzünler de eriyip gider aşk gibi yeni bir aşkta, yeni hüzünlerle.

"Kim bilir aklında hangi sevdalı". Bir sigara yakmalı şimdi, seninle aynı anda.

07 Şubat 2008

Sebeb-i YOK

İstanbul’daki ilk günlerimdi herhalde, hani tramvayda fotoğraf çektirmek ilginç gelmiş işte bir an.

Sigara kaçamaklarına çalıştığımız etüt odasındaymışız bir akşam, kalabalığız da.

Galata köprüsünde tabakhaneye bok yetiştiriyormuşuz (pozları aynı akşam alabilmek için fotoğraf makinesindeki tüm filmi alelacele harcamıştık hani) bu aceleye güzel bir kare sıkışmış her nasılsa.

Güneşli bir günmüş, amaçsızca çekilmiş bir poz işte. Tekrarlamamam gereken bir saç tıraşını görüyorum sadece.

İlk kez sarhoş olmuşum belki de o gece hayatımda. Gecenin bir vakti tramvay yolunda – o dönemler tramvaya tapınıyormuşuz galiba- kollarım iki yana açılmış

Aynı gece yine, yurt odasında bir arkadaşın gitarını çalar gibi yapmışım. Nasıl da iğreti durmuş elimde.

Galatadan bir poz yine. Üçümüz de uzaklara bakmışız sanatsal bir çekim için elimizden geldiği kadarıyla fotojenik olmaya çalışıp.

Malatya’dayım. İlk yeğenim kucağımda, hemen sonraki fotoğrafta da dizlerimin üzerinde kovalamışım küçücük avuçlarını yanlara açmış, her an düşecekmiş gibi koşan gözdemi.

Tatile benzer ilk etkinliği hayatımın, Muğla’da bir arkadaş ziyareti. Otostop yolculukları, beş paranın beşinin de biraya verildiği zamanlarmış. Ve metallica dinliyormuşum üzerimdeki t-shirte bakılırsa.

Rakı kadehlerini tokuşturmuşuz bir arkadaşla, çeken her kimse beni fotoğrafın sol köşesine yapıştırmış. Akrep yüzüğüm var parmağımda. Daha sonra o lanet iğnesi her tarafa takılıyor diye atmıştım bir kenara.

Güldüğüm fotoğraflarda tanıyamıyorum kendimi. Arka planda bir vapur..

Üniversitedeki ilk yılım, sakallarım bile çıkmamış daha. Bir top sakal denemesi belli belirsiz seçiliyor yine de.

Doğum günümü kutlamışız, ama ne alakaysa “gitane” diye bir rock bardayız. Dönüşte İstiklal caddesinin orta yerinde tuhaf pozlar vermişiz. Birkaç sarhoş sataşmış bu halimize.

Sarhoşken objektifi kendine çevirmemeli insan.

Lise arkadaşlarıyla, kötü servis ve berbat içeceklere rağmen nedense sürekli gittiğimiz cafedeyiz.

Ortaokul yıllarından bu da, saçlar ortadan ayrılmış. Evet, hatırladım, o sene hani ben şehir dışındaydım ve hiçbir şeyden haberim yoktu. Servise bindiğimde herkesin mavi çizgili gömlek giydiğini görmüştüm, meğer düz gömlekten vazgeçilmiş o sene. Bu yüzden okulun ilk günü olmalı diye düşünüyorum.

Galatanın son demleri artık, hava kararmaya başlamış. Son pozları manzaraya ayırmışız.

…………………

Bir sebep istiyor herkes, arıyorum.

İyi de tüm bunlarla ne ilgin var ki senin ?

Tek damlasının bile hakkını veremiyorum gözyaşlarımın.

05 Şubat 2008

Bil-mece

- Yani hakkında hiçbir şey bilmediğin birine aşık oldun ve bunları yaşıyorsun öyle mi, dedi alaycı tarafını gizlemeye gerek duymadan..
"Bildiklerinin, duyduklarının tekrarı bir ilişkiye çıkar.. Aşk bilmediklerindir zaten. Neden ? Nasıl ?.. en basit sorular yanıtsız kalır" dedim içimden,
- Evet. Tam olarak bu oldu galiba, dedim alaycı bir tebessüme aynı şekilde karşılık verirken.

Sigaraların alayı söndürüldü masada, kalktık.
Sigara hiç bu kadar zarar vermemişti bana.


27 Ocak 2008

Bir Yudum Daha

Kaçarmış gibi inilen bir sigara arasında bir arkadaşa rastladım. gülümseyerek yaklaştım yanına,
az önce makineden aldığı kahvenin bardaktan taşacak hale gelmiş köpüklerinden kurtulmaya çalışıyordu elindeki plastik çubukla.
- naber, nasıl gidiyor köpük savaşı
- ya sorma dedi, bazıları da seviyor bu makine kahvesindeki köpüğü işte.. ilk peçete köpüğe bulanmış olarak çöpü boylamıştı bile. ikinci peçetede bitirdi cümlesini
- ben katlanamıyorum oysa
- ee ne diye bu kadar uğraşıyorsun, bekle biraz köpük nasıl olsa karışır gider kahveye
- doğanın işleyişi böyle değil ama, var olan bir şey asla tümüyle yok olmaz, şekil değiştirir sadece.
- off sen sigara molalarını kendine eziyete çevirmek niyetindesin bence
- yok yok bu son, kendi kahvemi kendim getireceğim bundan sonra.

güldük, sigaraları söndürüp çıktık sonra.
tebessümle hatırlanacak bir andı belki sadece, yine seninle cebelleştiğim bir günümde aklıma gelmeseydi böyle de kalırdı. "var olan birşey asla tümüyle yok olmaz, şekil değiştirir sadece." zamana bıraktığım tüm yaralarım kanadı bunu düşününce.
kahvenin çoğunu içtim bile, zaman sadece değişen şeklini gösterecek köpüğün. pişmanlık değil hiçbir zaman ama hiçlik mi, öfke mi, sonun başlangıcı mı ya da tebessümlük bir anı belki. bekleyip görmek kaldı geriye. elimden başka birşey gelmiyor. terkedip gitmekle, seni arada bir de olsa görebilme ihtimali arasında sıkışıp kaldım. öylece...

14 Ocak 2008

İkinci Cümle (sondan bir önceki)

belki dedi bir arkadaş, belki ikinci cümleleri kurmamalısın. üzüyor bu seni. unutmak böyle olmaz. ikinci cümle; bir merhabanın ardından söylenecek ilk cümle. nasıl gidiyor, ne var ne yok gibi işte..zararsız geliyordu kulağa. anlamış gibi yaptım, tamam dedim.
portakal yakışıyor votkaya, anlamış gibi yapabilirsin her konuda.

taksici anlatıp duruyordu kalın çerçeveli gözlüklerinin ardından, şehir merkezinde açılan alış veriş merkezlerini ve trafiğe etkilerini. sussun istiyordum ama cevap vermekten de geri durmuyordum. evet diyordum ben de otomatik bir ses tonuyla, bir bit yeniği var bu işin içinde. camı sonuna kadar açmıştım. dışarısı neyseki hala taksicinin sesini bastıracak kadar kalabalık. "alış veriş merkezleri ve trafik", bir ilkokulda bile kompozisyon konusu olamayacak kadar sıradandı o an. rüzgardan. eğer sorarsa "abi ağlıyon mu sen" falan diye rüzgardan dicektim, hatta biraz gülümseyebilirdim bile.
portakal yakışıyor votkaya, gülüp geçebilirsin herşeye.

eve adım attıktan hemen sonra, ucuz bir gerilim serisinin ilk sahnesini oynarken buluyorum kendimi. 911 - belli belirsiz bir ses tonu ile "o döndü" diyebiliyorum sadece.

herkes anladı, bir sen anlamadın.
ne ikinci..ne kinci cümleler.
artık sus be adam !!

07 Ocak 2008

-Mış Gibi...

yapamazdım, o yazı hiç yazılmamış gibi yaşayamazdım.
ben yazmıştım çünkü.
ani bir karar olsa da kapı aralığından bir bakışına kanmış,
alelacele özensiz cümlelerle kavuşsa da "anla artık" faslına...
bendim o uçuk kaçık tuhaf kelimelerin faili, deftere yazılmış olsa dumanı tüterdi hala kalemin.
pişman olmadı tek bir harfim bile, neyse ney işte. şimdi evlat edindim noktasına virgülüne kadar herbirini, göğsüme bastırıyorum ara sıra sen gelince aklıma.

nerdeyse, ama bak dikkatli dinle bu defa nerdeyse diyorum, inanıyordum yazılmadığına.
başa dönmeye ramak kalmıştı. en başından beri böyleymiş, hiçbir şey yazılmamış konuşulmamış aslında. bir tek kendi sesimi duyuyorum seni düşündüğümde, senin mimiklerini okuyorum, aslında hiç yazılmamış olanları. bir tebessüm müydü o. evet evet güldün işte.

sevmemişim aslında. bilseydin keşke, ben ironileri çok severim. benim kadar ironi seven bir sevenim olsun isterdim. hayır derdim her seferinde, sen yanlış anladın beni. yoo derdi o da sen yanlış anladın asıl. yanlış anlaşılmalardan aşk doğar mıydı. aşk bu kadar sık tekrarlandığında anlamını yitirir miydi ya da diğer kelimeler gibi. hani sürekli günaydın günaydın demek gibi.
günaydın naydın aydın ...

-mış gibiler konusunda kendime bir sürpriz yapmayı planlamıştım aslında bugün. (artık plan yapmıyor olmayı da diledim şu an) seni gördüğümde aldırmaz bir tebessümle günaydın diyecektim. çok yaratıcı değildi zaten. sense görünmez-miş gibi oldun bütün gün. plansız bir hamle, bu daha iyiydi.

hep öyle kal, hoşçakal....

24 Aralık 2007

Aşk ve Grip

aşk ve grip fena halde benzer birbirine.
ikisi de;
aslında uzun zamandır seninledir, savunmasız olduğun anı kollar
gecelerini karartır, sabahları özlersin gözlerini kapamadan daha
karmakarışık rüyalara yol açar, gerçeğe bir adım daha yakın rüyalara.
birkaç derin nefese, bir damla lezzete hasret bırakır.

bir an gelir hiçbir şeyin yoktur, geçti işte dersin. ansızın yükselir ateşin.

sıradan ilaçlara aldırış etmez
sıcak bir tas çorba, alnına dokunan bir el iyi gelir ancak
yani ikisi de yalnızlığa lanet okur

ne mümkün, ikisi de ödürmez insanı
bir süre kırıklık hissedersin kalbinde, geçer.

aşk ve grip fena halde birbirine benzer

17 Aralık 2007

Piyano

Gerçekmiş gibi uyanılan bir rüyaya kanıp, kanatlanmak bir an. Birkaç kanat çırptıktan sonra havada asılı kalmak bir süre. Senelerdir aşktan bildiğin bu. Asılı kalmak.

Diğer herşeyi, herkesi bırakıp bir kenara kararlı adımlarla yürümek kendi yarattığın bir uçurum kenarına. Eskiden düşmek de güzeldi, düşerken rüzgarı hissetmek. Şimdi dokunmuyor dövüyor adete seni yere serene kadar.

Yığılıp kalıyorsun kayalıklara. Öldüğünü sanırken kanını görememek tuhaf şey. İnanmıyorsun sonuna yine. Kendini bıraktığın yükseklere bakıyorsun birden. Bu öldürmeliydi diyorsun içinden. Kayalara, uçuruma, aşka, kendine söve söve doğruluyorsun yavaşça. Bir hikayenin sonu daha kilometrelerce yokuşa tırmanıyor işte, bir anlık düşüsün ardından.
Bundan sonra uçurum kenarları yasak olsun bize.

Bir kenara çekilip adap erkân öğrenmeli belki.
Aşkı intihar teşebbüsünden ayrı tutmalı,
Dinlemeyi, çalmayı...
O piyanoyu hep duyacaksın, parmaklarını gezdirsen de sert zeminlerde gezdirmesen de..